Ölüm...
Koca buz dağlarını, “Musalla Taşı”na yatırarak, “Bu buz dağını nasıl bilirdiniz?”e “İyi bilirdik!”diye dedirttikten sonra “Rahmet” okutacak kadar soğuk olmasının nedeni, bir “son” oluşudur. Nerede, ne zaman ve nasıl olacağını genel olarak bilemesek de, sonuçta bu soğuk giysiyi bir biçimiyle olsa giyeceğimizi iyi biliyoruz. Ne var ki, bunu hiçbir zaman kabullenemiyoruz. Kabullenemiyoruz; çünkü, tek tek sevdiklerimizden halkımıza, oradan da yaşamdan tümüyle koparak gökyüzüne bir çocuksu berraklıkla tebessüm çizen gökkuşaklarını artık göremeyeceğimizi; çiçekleri koklayıp gözlerimizi karacanın gözleriyle bütünleştiremeyeceğimizi bildiğimizdendir.
Doğrusu kabullenmemek için epey bir gerekçemiz var.
Ölüm, biz insanlara, (birçok biçimin yanı sıra) esas olarak üç boyutta geliyor: Birincisi doğal olandır. Bu, doğanın diyalektiğini çalıştırır; doğarız, büyürüz ve ölürüz.
İkinci ölüm, halklara, sosyalizme ihanet sonucu bir proleter devrimcinin o kahredici, o güneşe alev emzirici kızıl kurşunlarıyla gelen ölümdür. Hiçbir değeri yoktur bu ölümün; ceset bir leştir; çürür, kokar...
Üçüncü ölüm ise Başkan Mao’nun “Tay Dağı’ndan da yüce” dediği ölüm şeklidir. Sosyalizm davası için, tüm insanlığın özgürlüğü ve dolayısıyla mutluluğu için gelen ölüm, böyle bir ölümdür. Okyanuslar, bu ölümün derinliğinde su zerreciği gibi kalırlar.
Biz sosyalist devrimciler ölümden korkmuyoruz. İster birinci şıktaki gibi gelsin ister üçüncü şıktaki gibi, korkmuyoruz: Hoş gelir, sefa gelir.
Yeter ki kuşanmasını bilelim.
31 Mayıs 2007







0 Yorumlar:
Yorum Gönder