Paylaşımlarımla zenginleşin, paylaşımlarınızla zenginleştirin! "Sevdiğimi Haykırsam Anadolu'ma" isimli şiir kitabım "Artshop Yayınları" tarafından çıkarılmıştır. Kitapevlerinden arayabilirsiniz.
Okunan her kitap, aklın ve gözlerin rengini değiştirir. Linki verilen "Gökyüzü Kitapevi" sizler için hazırlanmıştır.
Şu an üç farklı seri yazım devam etmektedir. Okumanızı öneririm.
Bilim ve Teknoloji alanındaki gelişmelerden haberler... İşinize yarar :)
İslam'ı bilmeden savunmayın. Okuyun, anlayın benimseyin ve sonra savunun.
"Onur" ile "Çağlar" arasında geçen edebi sohbetleri içermektedir.
Belli alanlarda isim yapmış insanlarla mini "polemik" yapmaktayım. Paylaşımlarınızı ve katkılarınızı bekliyorum.
Değişik konularda mizah içerikli paylaşımlar yapmaktayım. Yüzünüzden gülücükler eksik olmasın :)
Home » » Gözler

Gözler

Gönderen : Onur Çağlar Tarih : 9 Aralık 2014 Salı Saat : Aralık 09, 2014


Olympos tanrıları, baştanrı Zeus’un yönetiminde kulla­rına karşı keyiflerince ve despotça davranırlarken, bu adaletsizliğe bir ses itiraz etti ve gözyaşlarıyla yoğur­duğu balçıktan insan yarattı. Yarattığı insanın çok yön­den aciz olduğunu görünce acıdı ve alev tanrısı Hephahistos’un ateş ocağından bir ateş parçası çalarak kendini koruması ve güçlenmesi için ona armağan etti. Kendi düzenlerinin bozulacağından korkan Zeus, bu davranışı ve asiliği yüzünden derhal Prometheus’u tu­tuklatarak Kafkas Dağı’na zincirle bağlattı. Zeus ve diğer tanrı(ça)ların kafasında 30.000 yıl sürmesi plan­lanan bir işkence vardı: Kendileri tarafından görevlen­dirilen bir kartal, her gün yenilenen Prometheus’un ci­ğerlerini geceleri yiyordu. Bir süre sonra Zeus’un ço­cuklarından biri olan yarı tanrı yarı ölümlü Herakles kurtarır Prometheus’u.

Acılar yumağı halinde sökülünce ciğerleri, kendini ka­ranlıkları kışkırtan dipsiz uçuruma düşerken buldu! Kendini buldu ama ellerini bulamadı ki onların yorda­mıyla uçurumdan uç veren ve yaşam kurtaran dala tu­tunsun! Zaten Herakles de yoktu! Düşerken onu şaşır­tan yüreğinin çığlığından daha hızlı oluşu değil, ya­şanmışların ve yaşanacakların kurgusunun film şeridi gibi her bir karesinin boşluk bırakmadan akıp gitme­siydi. İsa gibi “göğe yükselmiş” ama çok sürmeden  Prometheus gibi, uçurumlara çivilenmişti.

Tüm evren adeta Faunus ve Parcae’nin denetimine girmişti: Yalnızca ölüm ve ölümün buz gibi sessizliği vardı. Düşerken düşündüğü tek şey, Fimes’e olan düş­künlüğüydü ve bunu yerine getirecekti

Beyninde zamanı geri çevirdi. Bir keresinde ormanda gezerken minicik bir karacayla karşılaşmış, 5-10 saniye süreyle göz göze gelmişti. Karacanın gözlerinde öyle­sine masum, öylesine berrak bir bakış vardı ki, insanlı­ğından utanmıştı. Karaca, kendisinden ürküp kaçarken o gözlerini karacanın gözlerinde bırakmış ve öyle ber­rak bir göze uzun süre rastlamamıştı. Çok daha sonra­ları güneşe parlaklık ve ateş emziren bir çift gözle kar­şılaşmıştı. Kimi zaman gözler güneşte buluşmuş, kimi zaman birbirleriyle bütünleşmiş ve her bütünleşmede sevinç çığlıklarını bulutlara armağan etmişti. Bulutların kamburluğu bundandı.

Pandora’nın Kutusu’nda sadece hastalıklar ya da kö­tülükler yoktu; iyilikler, güzellikler, sevgiler ve sevgi­liler de vardı. Kendisinden fersah fersah uzaktı ama olsun, yine de vardı... Uçurumda ise zaten hiç gerekli olmayacaktı.

Gözler kendisine iyi gelmiyordu, “göze” geliyordu...

01 Aralık 2007

0 Yorumlar:

Yorum Gönder