Paylaşımlarımla zenginleşin, paylaşımlarınızla zenginleştirin! "Sevdiğimi Haykırsam Anadolu'ma" isimli şiir kitabım "Artshop Yayınları" tarafından çıkarılmıştır. Kitapevlerinden arayabilirsiniz.
Okunan her kitap, aklın ve gözlerin rengini değiştirir. Linki verilen "Gökyüzü Kitapevi" sizler için hazırlanmıştır.
Şu an üç farklı seri yazım devam etmektedir. Okumanızı öneririm.
Bilim ve Teknoloji alanındaki gelişmelerden haberler... İşinize yarar :)
İslam'ı bilmeden savunmayın. Okuyun, anlayın benimseyin ve sonra savunun.
"Onur" ile "Çağlar" arasında geçen edebi sohbetleri içermektedir.
Belli alanlarda isim yapmış insanlarla mini "polemik" yapmaktayım. Paylaşımlarınızı ve katkılarınızı bekliyorum.
Değişik konularda mizah içerikli paylaşımlar yapmaktayım. Yüzünüzden gülücükler eksik olmasın :)
Home » » Bilme ve İnanma

Bilme ve İnanma

Gönderen : Onur Çağlar Tarih : 14 Aralık 2014 Pazar Saat : Aralık 14, 2014


Yaşamın her alanında karşımıza çıkan bu iki kavram bazı yerlerde ayrıştırılsa da, entelektüel seviyemizin çoğunlukla darlığından dolayı sinonim olarak kullanıl­dığı da görülmektedir ve bu yüzden “inandığımız”ı bil­diğimiz sandığımız için “iddia” etmekte tereddütsüz davranırız. Oysa “bilme” ile “inanma” kavramları ni­telik olarak tamamen farklı yerlere işaret ederler ve aralarındaki ortak (sayılabilecek) payda(lar) sadece di­yalektik bağıntı gereğidir.

Yapılması gereken ilk sorgulama, bu iki kavramın ay­rıştırılmasına netlik kazandırmak, yani kendi konumu­muzdan emin olmaktır: “Ben bunu biliyor muyum, yoksa bunun böyle olduğuna inanıyor muyum?” şek­lindeki soruya verilecek doğru ve tutarlı yanıt, o şey hakkındaki sorgulamalarımızın önünü aydınlatan fener olabileceği gibi, kim bilir; belki son derece basit olma­sına karşın önümüzde bir zifirilik de oluşturabilecektir.

Türk Dil Kurumu sözlük anlamıyla “bilme”yi üç şe­kilde tanımlamış:

* Bilmek işi.
* felsefe Bir şeyin ne olduğunun bilincine varma.
* felsefe Bilgi edinmenin gaye ve sonucu.

İnanma”yı ise “İnanmak işi” olarak açıklıyor.

Kaynak: Türk Dil Kurumu

Sözlük anlamları, birçok açıklamayı dışarıda bırakmak zorunda olduğu için bizlere yeterli gelmemektedir. Bu gerekçeyle felsefeye geçmek zorundayız:

Orhan Hançerlioğlu’na ait Felsefe Sözlüğü’nde Ger­çekliğin insan düşüncesinde yansıyarak yeniden üre­timi” olarak tanımlanan “Bilme” kavramının sürecinin duyumlarla başladığını, düşüncede üretildiğini ve uy­gulamada da gerçekleştirildiği belirtilmektedir. (abç)

Buradan da anlaşılabileceği gibi herhangi bir şeyi bil­memiz için o şeyin “duyumlarla algılanabilir” bir ger­çeklik olmasını şart koşmaktadır. Özellikle teolojik inanç sahiplerinin burada “Atomu bizim duyularımız algılamıyor, yani onları şimdi yok mu sayacağız?” gibi sorularını duyar gibi oluyorum. Evet; atomlar, çıplak gözlerimizle ya da diğer duyu organlarımızla algılana­bilecek bir boyutta değiller ama konumuz da zaten nesnelerin boyları-postları yani nicelikleri değil, nes­nelerin var olup olmadığıdır. Çıplak duyu organları­mızla algılayamadığımız atomu elektro mikroskopla­rıyla çok rahat algılamakta, hatta onun içine bile gire­bilmekte, değişikliklere de uğratabilmekteyiz.

İnanma, herhangi bir şeyin kanıt dışı gerçek kabulü demektir. İki yönlüdür: İlk inancı bireysel güven oluştururken ikincisini toplumsal niteliğiyle teolojik inanç oluşturur. Bireysel güven(sizlik) kaynaklı inanç(sızlık), sosyal yaşamımızdaki gözlem ve dene­yimlerimize dayalı olarak gerçekleşir ve genel bir kural olarak inancımızı yakın çevremizdeki insanlar sağlar. Örneğin belli bir süreden beri dostluk yaptığımız biri bize “Yarın akşam saat sekizde yağlı boya portreni gelip alabilirsin. Resmi bitirdim.” dediği zaman resmin bitirilip bitirilmediğini bilmediğimiz halde o dostu­muzun geçmiş davranışlarına yaptığımız gözlem (ve olası deneyler) sonucu doğru söylediğini varsayarız, yani inanırız. Bitirilmiş portreyi gördüğümüz zaman bu inancımız o anda “bilme”ye dönüşür ve artık o port­reye ilişkin hiçbir inancımız kalmaz. Bu tür inançları­mız sürekli devinim halindedir, nesnellikle karşılaştığı an kendini “bilme”ye bırakır ama teolojik inançta bu mümkün değildir. Teolojik inançta “kutsal” sayılan kitaplar ne yazmışsa o haliyle ve asla sorgulama yap­madan kabul edilmek zorundadır. Kabul edilmek zo­rundadır, çünkü sorgulamalar dinler tarafından yasak­lanmıştır. Örneğin Kamer suresinin birinci ve ikinci ayetlerini sorgulayamazsınız, ayın ikiye bölündüğünü ama sonra hemen birleştirildiğini kabul etmek zorun­dasınız, çünkü Kur’an yazmışsa bu “gerçek” demektir! Böylece teolo­jik inançlar, her tür bilimsel gelişmenin önünde doğru­dan engellerden birini oluşturur.

Konumuz bağlamında İslami düşünce ve yaşam biçi­mine sahip bir insanın bilimsel araştırmalarda bulun­ması ya mümkün değildir ya da inancı ile ters düşen açıklamalar yapmak zorundadır. Mümkün değildir çünkü “Cenab-ı Allah” insanı bir defada ve tastamam yaratmıştır, öyleyse antropolojiye gerek yoktur! “Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleş­tirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağ­mur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bi­tirdik.” diyen Lokman Suresi, Ayet 10’u okuyan ör­neğin Müslüman bir jeofizikçi, dağların sarsıntıları durduramadığını çünkü dağların “işinin” sarsıntıları “durdurmak” olmadığını, her saniye dünyanın değişik bölgelerinde irili-ufaklı yüzlerce sarsıntının olduğunu, dahası dağların da tektonik hareketlilik içinde oldu­ğunu bilir ama açıklamalarında bu ayeti “yok sayarak” inancıyla çelişir. Aynı anda iki açıklamayı yapması olanaksızdır.

25 Ağustos 2009

0 Yorumlar:

Yorum Gönder