Bundan binlerce yıl önce kadınların egemenliğinin hüküm sürdüğü ve hiçbir haksızlığın, zulmün, ihanetin, sömürünün olmadığı ilk sosyal bilinçli toplum olan İlkel Komünal Toplum, kendi vücudunda üreyen bir virüse; Köleci Toplum virüsüne gebe kalınca olan oldu ve iyilerin yerine olumsuzluklar yerleşmeye başladı.
Köleci toplumun olumsuzluklarının temeli olan sömürü, kendisinde ve ken- disini izleyen tüm sosyo-ekonomik biçimlenim dizisi içinde ve fakat bir bukalemun gibi o biçimlenimin özelliklerine “uyum” sağlayarak devam etti, ediyor ve esas olarak da sosyalizmin ileri evresiyle birlikte sınıfsız toplum olan komünizm egemenliğini kurduğu zaman, tarihteki “vardı” bölümünde yerini alacaktır.
Köleci toplumdan günümüze kadar emek düşmanı egemen sömürücü sistemler tarafından uygulanan ama daha yakın zamanlarda, 1400 küsürlerde yaşamış olan ünlü İtalyan düşünür Niccolo Di Bernardo Machiavelli’nin anlayışıyla “formüle edilen” Makyavelizm’e göre, tarihin itici güçleri “maddi çıkar ve kuvvettir”. Halkın çıkarları ile egemenler arasındaki çelişkiye işaret ederek egemen sömürücü sınıfların iktidarlarını devam ettirebilmeleri için zulüm ve ihaneti de meşru görmesiyle, her türlü aracın uygulanabilirliğini belirtmesiyle sömürücü yarasaların gönüllerinde “taht kurmuştur!”
Kuşkusuz bu araçlardan biri, Köleci Toplum döneminde tamamen ve her anlamda “meta” olmasıyla kadın ve sorunları, günümüzün de kanayan insanlık yaralarının en büyüğü olmaya devam ediyor. Her sınıf, her katman kendi ideolojileri doğrultusunda alternatifler sunmakta, doğası gereği de bunun kazanımı için mücadele etmektedirler.
Bir Slogan
Kadın üzerinde uygulanan baskıların en önde geleni, cinsel bir meta olarak görülmesi ve kullanılmasıdır. Cinsel baskının ataerkil toplumlarda / anlayışlarda hüküm sürdüğünü, sadece ezilen kadınların bu baskıya maruz kalmadığı, burjuva kadınlar arasında da bu baskıya maruz kalanlar olduğu gerekçesiyle “sınıfsal olamayacağı” iddiaları, sınıf mücadelesini anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Ataerkil rejim ve anlayışların (Köleci Toplum’dan Sosyalist Topluma’a kadar) ve günümüz bağlamında bir feodal / burjuva anlayışına denk düştüğü görülemiyor. Ataerkil rejim, maçoluk, ipe sapa gelmez evliliğe (ya da genel olarak cinselliğe denk düşen) töreler, sosyalizmin egemenliğinde ve egemen olduğu oranda ortadan kaybolduğuna ve kaybolacağına göre “Kadınlar üzerindeki cinsel baskıya son!” sloganı, ileriyi temsil etmesi anlamında doğru olmakla birlikte, devrimci sınıf mücadelesini ayrıştırmakla da hatalıdır ve hatası daha büyüktür.
Aslolan sınıf mücadelesidir!
“Kadın ve Sosyalizm” isimli ünlü eserinde doğal eşitsizliğin dışında hiçbir eşitsizliği kabul edemeyeceğimizi belirten A. Bebel'e katılmamak mümkün mü? Kadının fiziki anlamda erkeğe oranla güçsüz olması doğanın yaptığı bir “dengesizliktir” ve onun üstünde oluşacak hiçbir baskının, hiç bir haksızlığın gerekçesi olamaz!
Artı ile eksi, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, haklı ile haksız, vb. kıyaslamalar, karşıtların birliğidir; biri olmadan diğerinin varlığından söz etmemiz imkânsızdır ve bunlar daima bir “savaş” durumundadırlar. Her karşıt, “kendi” karşıtını kendine yönlendirmeye çalışmaktadır. Kadın, aynı erkek gibi sömürülmekte, ama daha fazla sömürülmektedir. Yani aynı iş yerinde, aynı işi aynı sürede yapmalarına karşın aynı paraya sahip olamamaktadırlar. Burada ücretli köle olan erkeğin de altında bir “statüye” sahip olan kadın, ayrıca baskı altındadır: Cinsel kölelik! Yani kadının bu özgün durumu, devrimci sınıf mücadelesinin içinde değerlendirilmeli, ondan bağımsız ele alma yanlışlığına düşmemeliyiz.
8 Mart'ın Doğuşu
8 Mart 1857’de New York’taki tekstil işyerlerinde çalışan kadın işçiler daha iyi ücret, iş saatlerinin düşürülmesi ve birtakım sosyal haklar, kısaca insan gibi yaşamak için greve gittiler. Devlet, bu tamamen insani zorunlu gerekçeler yüzünden greve gidenlere oldukça sert tepkiyle karşılık verdi; yüzlerce ölü ve yaralı ile vahşice bastırıldı. 1910 yılında 2ci Enternasyonal’in toplantısında kadın komünist önderlerimizden Clara Zetkin’in önerisiyle bu onurlu gün, dünyadaki emekçi kadınların birlik ve dayanışma günü olarak kabul edildi.
Bu kabul tarihinden sonra neredeyse tüm ülkelerde kutlanan 8 Mart’ın, birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de yeterince algılandığını ve içeriğine uygun kutlandığını maalesef ki söyleyemeyeceğim. Kadın sorunu, sembolik olarak 8 Mart’ı göstermesine karşın bu önemli günün içeriği boşaltılarak sadece loş mum ışığı altındaki salonlara hapsedilmesi bunun en bariz örneklerindendir.
Dün akşamki TV haberlerinde, İstanbul Kadıköy’de 8 Mart’a ilişkin yürüyüş yapan 2 bin civarındaki kadına destek vermek isteyenlerin kortej görevlisi feminist kadınlarca engellenmesi ise evlere şenlik bir görüntü olarak ekranlara yansıdı.
Ne Yapılmalı?
Her şeyden önce sınıf mücadelesi içinde ön plana çıkan Clara Zetkin, Rosa Lüxemburg, Çiang Çing gibi uluslararası niteliklere sahip kadın komünistlerin yaşamları ve mücadeleleri öğrenilmelidir. Peşinden ülkemizde öne çıkan Ayfer Celep, Sabahat Karataş, Ayça İdil Erkmen, Nurgüzel Yaşar ve "karı'lıktan kadınlığa uzanan yol"da yaşamlarını feda etmiş nice devrim şehitlerinin yaşamları öğrenilmeli, bilince çıkarılmalı ve uygulanmalıdır. Bu onurlu insanlık mücadelesi seyri içinde özellikle soba arkası kedi bakışı sahibi burjuva meze artığı kadınlardan ve erkeklerden gelen; “Memleketi siz mi kurtaracaksınız!”, “Böyle olmaz; seçimlere katılın!” “Devletle başa çıkılır mı?”, “Biraz yol-yordam öğrenin!”, “Gidin dilekçe yazın!” diyerek hezeyanlar içinde akıl(!) vermeleri duyulmamalıdır.
Şan Olsun 8 Mart’ı Yaratanlara!
Şan Olsun “Karı”Lıktan Kadınlığa Uzanan Yolda Düşenlere!
Şan Olsun Bu Onurlu Kavgada Olanlara!
09 Mart 2005








0 Yorumlar:
Yorum Gönder