Her
sabah,
üstü kan köpüklü bir şafakla uyanırken
yorgun gökyüzü,
gün boyu dipsiz kuyulardan yükselirken
açlığın çığlığı,
”Zulmü küçülten insanın özgürleşme aşkıdır!” deyip
tutuyorum gökkuşağından,
yürüyorum güneşe doğru.
üstü kan köpüklü bir şafakla uyanırken
yorgun gökyüzü,
gün boyu dipsiz kuyulardan yükselirken
açlığın çığlığı,
”Zulmü küçülten insanın özgürleşme aşkıdır!” deyip
tutuyorum gökkuşağından,
yürüyorum güneşe doğru.
Yürürken camı kırık,
sıvası dökük,
duvarı-kapısı eski,
ama yeniye gebe devrim yatağı gecekondu sokaklarında
karşılaşıyorum bir Amerikan
prezervatifiyle.
Alıyorum elime,
dolduruyorum kulağıma iğrenç kahkahalarla isyan çığlıklarını;
kaldırıyorum başımı,
dikiyorum ufuklara bakışımı,
yürüyorum güneşe doğru
Dişliler arasında kalmanın acısıyla kıvranan
kana bulanmış,
teri kurumamış kirli, paslı bir eldivene bakıyorum
bir fabrika çöplüğünde.
Dinliyorum feryat feryat sömürü akan sözlerini.
Ciğerimden koparılan parçalar gibi
alıyorum elime parçalanmış parmakları,
yürüyorum güneşe doğru.
Bir kervanım ben, yürüyorum.
Yürüyorum kâh çalıları dolaşarak,
kâh yakarak!
Ve yürüyeceğim,
güneşle öpüşene dek!






0 Yorumlar:
Yorum Gönder