Okunan her kitap, aklın ve gözlerin rengini değiştirir. Linki verilen "Gökyüzü Kitapevi" sizler için hazırlanmıştır.
Şu an üç farklı seri yazım devam etmektedir. Okumanızı öneririm.
Bilim ve Teknoloji alanındaki gelişmelerden haberler... İşinize yarar :)
İslam'ı bilmeden savunmayın. Okuyun, anlayın benimseyin ve sonra savunun.
"Onur" ile "Çağlar" arasında geçen edebi sohbetleri içermektedir.
Belli alanlarda isim yapmış insanlarla mini "polemik" yapmaktayım. Paylaşımlarınızı ve katkılarınızı bekliyorum.
Değişik konularda mizah içerikli paylaşımlar yapmaktayım. Yüzünüzden gülücükler eksik olmasın :)
Home »
Makale-2018
» Seçimler ve Boykot Üzerine
Seçimler ve Boykot Üzerine
Gönderen : Onur Çağlar Tarih : 17 Haziran 2018 Pazar Saat : Haziran 17, 2018
Bana göre, halk düşmanı karşı-devrim cephesinin en sevdiği "demokrasicilik" oyunlarının başında "seçim" gelir. Her ne kadar genel bir işlerlik olarak bunu her üç-beş senede bir yapsalar da, çıkarları uyarınca bu süreyi diledikleri gibi kısaltıp uzatabilmelerinde herhangi bir sakınca bulunmaz!
Burjuvazinin bu "seçim" aldatmacasını çok sevmesinin birçok nedeni olmakla birlikte, düşünceme göre en önemli nedenlerinden biri, "seçim"in halka yapay bir "irade gücü ve güven" vermesidir. Oy kullanan seçmen, "O" kişiyi kendisinin seçtiğini sanır.
Seçimlere katılacak olan özel ve/veya tüzel kişilikler kendi yapılarına uygun bir yalan saptayarak insanları kandırmaya çalışırlar ve seçimlere böyle giderler. Aslında, kimi özel durumlar hariç, seçilecekler önceden belirlenmiştir ve genel olarak oylar ya sayılmaz ya da "sayılmış" gibi yaparak insanları yine kandırırlar. Ülkemizdeki son "referandum" şaklabanlığı bunun en açık, en net kanıtlarındandır. Çok da uzaklara gitmeden, çok partili demokrasiye geçilmesinden günümüze kadar yaşananlara bir başından bir de sonundan özet olarak bakalım:
Adnan Menderes İktidarı
1950 yılında Ege bölgesinin büyük toprak ağalarından biri olan Adnan Menderes ve üç arkadaşı CHP'nden atılınca Demokrat Parti'yi kurdu, "Her Mahalleye Bir Milyoner!" yalanını işlemeye başladı ve 22 Mayıs 1950 tarihinde de Başbakanlık koltuğuna oturdu. Tam 10 yıllık iktidarı süresince boş verelim her mahallede bir milyoner yaratmasını, ülkedeki tüm mahalle sakinleri giderek fakirleşmeye başladı. Amerikan bağımlılığı kendini hissettirmeye başladı. Halkın ekonomik ve sosyal seviyesinin "yükseltilmesi" sözü kısa sürede "unutuldu" ve bir anda halka karşı eylemlere girişti. Halka yönelik olarak yaptığı eylemlerden sadece birkaçını aşağıya aldım:
*1951 yılında ABD emperyalizminin yararına Kore'ye (resmi rakamlara göre) 4500 asker gönderdi. Bunlardan 1000 kadarı yaşamını yitirirken daha fazlası da yaralandı.
*1952 yılında NATO'nun emirleri doğrultusunda ülkede devrimcilere ve sosyalistlere karşı "Gayri Nizami Harp" (Şu anki yaygın ismiyle "Kontrgerilla") teşkilatını kurdu.
*1954 yılında ülke topraklarında petrol arama iznini yabancılara (Amerikan şirketlerine) veren yasayı çıkarttı.
*1954 yılında Cezayir'deki halk ayaklanmasında emperyalist işgalci Fransa'yı aktif biçimde destekledi.
*6-7 Eylül 1955 tarihindeki pogrom saldırılarını gerçekleştirdi.
*1960 yılında tamamı kendi partisinden olan 15 kişilik bir "Tahkikat" (İnceleme / Araştırma) Komisyonu" kurdu. Bu komisyon olağanüstü yetkilerle donatılmıştı ve 5 kişinin yan yana yürümesini bile yasaklıyordu.
*Örtülü Ödenek'i tamamen kendisine harcadı.
*Değişik yer ve zamanlarda birçok tecavüz…
Adnan Menderes'in idam edilmesinden sonra sırayla başbakan olanlar;
Cemal Gürsel, Fahrettin Özdilek, İsmet İnönü, Suat Hayri Ürgüplü, Süleyman Demirel, Nihat Erim, Ferit Melen, Naim Talu, Bülent Ecevit, Sadi Irmak, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Turhan Feyzioğlu, Bülend Ulusu, Turgut Özal, Ali Bozer, Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım'dır. Bunların neler yaptıkları veya yapmadıkları ayrı bir konu olduğu için geçiyorum.
Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ü "keşfedip yükselten" kişi, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Morton Isaac Abramowitz'dir. AKP tamamen bir ABD-İsrail ortak projesidir ve bugün Ortadoğu'nun kan gölüne dönüştürülmesinin başlıca aktörlerindendir. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi'nin (Kısaca BOP) eş başkanlarından biri olduğunu (01) miting alanlarında ve televizyonlarda söyleyen birinin Türkiye halkları için çalışacağını beklemek, ham hayal olur. Başta IŞİD olmak üzere çokuluslu Müslüman cinayet şebekelerine yüz binlerce ton askeri malzeme, komutan ve diğer teknik destek sağlayan ve yüz binlerce insanın vahşice katledilmesine öncülük etmiştir. Yetmemiş, ülke içinde her türden muhalifi yıldırmak için yine bu Müslüman canilere canlı bomba katliamları yaptırarak korku salmış, yer altı ve yer üstü zenginlikleri haraç-mezat satmıştır, satmaya da devam etmektedir. Bu cinayet şebekesinin petrolünü pazarlamak ise damat Berat Albayrak'ın şirketine verilmişti.
Türkiye'yi korku tüneline sokmak için (bilinen) ilk katliam olarak 15 Kasım 2003 tarihinde Sinagog'a saldırı yaptı. "IŞİD" imzasını kullanması ise 20 Mart 2014 tarihinde Niğde'deki çatışmada ortaya çıktı. Bu çatışmada bir astsubay, bir polis, bir de kamyon sürücüsü yaşamını yitirirken dokuzu asker toplam on sekiz kişi yaralandı. Çatışmaya giren IŞİD elemanları yakalandı ama sonradan serbest bırakıldı ve şu an nerede olduklarını bilen yok!
Burada AKP ve RTE'nin yaptıklarının dokümanını çıkarmak durumum olmadığı gibi zaten buna gerek de yok, çünkü her gün yeni bir vahşet ve sahtekârlıkla halkın karşısına çıkıyor. İşin fena halde "ilginç" tarafı ise, bunu on altı yıldır yapmasıdır. Yüzlerce kere, hem de televizyonlarda tanık olunduğu üzere bir söylediğini sadece bir dakika sonra inkâr edenlerin "halka hizmetkâr" olması tabi ki beklenemez.
Türkiye Cumhuriyeti'nde, kuruluşundan bugüne kadar tüm seçimlerin her zaman bir aldatmaca olarak kullanılması artık bilindik bir durum. İktidara getirilen liderler veya siyasal partiler asla halk için çalışmamışlar, tersine, halkı oyalamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Adnan Menderes'ten Tayyip Erdoğan'a kadarki tüm süreç halka karşı zorbalıklar, soygun ve vahşet sürecidir; bu durum "seçimler" yoluyla halkın hiçbir zaman rahata ulaşamayacağının açık göstergelerinden biri değil mi?
Burjuvazide Seçimlerin Pratik Anlamı
Her şeyden önce seçimler proletaryanın stratejik rotası üstünde bulunmadığı için taktikseldir, bu anlamıyla da bizim "olmazsa olmaz"ımız değildir ancak bu rotayı besleyenlerden biri olduğu da açıktır. Ülkenin ve Proletarya Partisi'nin koşulları uyarınca seçimlere katılmaktan tutun da boykota kadar geniş bir yelpaze içerir ancak tekrarlamakta yarar var: Seçimlere girilse de, seçimler boykot edilse de ikincil olma özelliğini yitirmez. Devrimci proletarya açısından bunun gerekçesi, karşı devrim cephesine top-yekûn bir sınıf savaşı yürütmesinin esas alınmasıdır.
Seçimler, her şeyden önce burjuvazinin halkları doğrudan kandırdığı "tek perdelik" bir "Politrajikomedi"(02) oyunudur. Bu oyuna göre seçmenler bölgelerde kurulan sandıklara giderler ve ellerine tutuşturulan önceden belirlenmiş adayların listesinden birinin veya belirlenen sayıdaki birilerinin lehine oy kullanırlar. Seçim sonuçları ne olursa olsun bir ilke olarak tiyatro yönetmenlerinin önceden saptadıkları şekilde açıklanır. Burada iki olgu önemlidir:
1) O ana kadar genel olarak aktif siyasete ilgi duymayanlar, bu "tiyatro yönetmenleri"nin belirledikleri çerçeve uyarınca aktif siyasetin içine çekilirler. Böylece kitleleri daha kolay yönlendirerek hem onlara "özgür irade" sahibi oldukları yanılsamasını benimsetirler ve hem de bu yolla kendilerine bağımlı bir "güven tazelemesi" yaşatırlar. Bir taşla iki kuş olayı tam da budur.
2) Seçmenler ellerine tutuşturulan ve daha önceden saptanmış olan isimlerden hiçbirini seçmediği için hiçbir zaman kendi tercihlerini kullanmış olamazlar ama kendilerine seçtirilmek istenilenleri seçtikleri zaman kendileri seçmiş sanırlar. Oysa yöntem çok basittir:
-Ya beni seç, ya beni!
Proletaryanın Seçimlere Yaklaşımı Nasıl Olmalıdır?
Seçimlere karşı tavrımızı belirlemek yapacağımız en son davranıştır, artık sözün bittiği yerdir ve eylem gerektirir ama bu tavrımızı belirlemeye yarayacak birçok şeye ihtiyacımız olacak. Bana göre en önemlileri aşağıdakilerdir:
1) Türkiye proletaryası nasıl ki uluslararası proletaryanın bir parçasıysa, iktidardaki Türkiye burjuvazisi de uluslararası burjuvazinin bir parçasıdır. Bu yüzden, nasıl ki proletarya ve bağlaşıklarının nesnel konumlarını bilmek can alıcı bir öneme sahipse, burjuvazinin ve bağlaşıklarının da konumlarını bilmek aynı ölçüde öneme sahiptir. Bu, bize "güçler dengesi"nin nesnel analizi için şarttır;
a) Uluslararası burjuvazinin kendi içindeki durumu ve başta proletarya olmak üzere halklara karşı izlediği etkin siyasetin saptanması;
b) Türkiye burjuvazisinin kendi içindeki durumu ve Türkiye halklarına karşı izlediği etkin siyasetin saptanması;
c) Türkiye burjuvazisi ile bağlı olduğu uluslararası burjuvazinin arasındaki bağın boyutu;
d) Aralarındaki çelişkilerden yararlanma olanaklarının saptanması;
2) Ülkenin sosyolojik analizini yaparak toplumsal sınıf ve katmanların bir fotoğrafını çıkarılması;
a) Bu fotoğrafın analizinde Mao'cu "halk" kavramına özel bir yaklaşım sergilenmesi; (03)
b) Proletarya Partisi'nin nesnel konumu ve başta diğer devrimci yapılanmalar olmak üzere "müttefik" konumundaki tüm antifaşistlerle olan ilişkileri.
Bunlar hakkında yeterli verilere sahip olunduğunda, Proletarya ve bağlaşıkları, seçimlere katılabilir de, boykot da yapabilir. Az sonra biraz daha geniş ele almaya çalışacağım ama "Boykot" gücü varsa bunu örgütler ve gereğini yapar. Eğer yoksa seçimlerden proletaryanın çıkarlarını nasıl en fazla geliştirebileceğini planlar, bu defa da bunun gereği için harekete geçer ve sadece bunun için harekete geçer.
Birkaç Örnek
Enternasyonal proletaryanın öğretmenlerinin seçimler ve parlamento üstüne olan yazılarını kimileri "çelişkili" olarak yorumlarken kimileri bazı alıntılar eşliğinde parlamentarizmin sağ, reformist girdabına yakalanır. Kimileri de "karşıt" alıntıları öne sürüp "Boykot!" diyerek fena halde "sol"a savrulur ve böylece devrimci sosyalist mücadeleye istemeyerek bir ölçüde engel olurlar. İlk bakışta, gerçekten de, bırakalım ustaların arasındaki "çelişkili" durumu, her biri bile kendi içinde "çelişkili gibi görünür"! "…gibi görünür!" diyorum çünkü çelişki yok, genel olarak yetersizlikten kaynaklanan yanlış yorumlama var. Hani,
-Oku da, baban gibi eşek olma!
-Oku da baban gibi, eşek olma!
-Oku da baban gibi eşek olma
Örneğindeki gibi… "Görünüşte" tamamen aynı olan bu üç cümlenin her birinin gerçekte diğerinden farklı olduğunu noktalama işaretlerini ve dilbilgisini bilen biri hemen anlar. Görmezden gelinemeyecek kadar çok olan örneklerden birkaç tanesini sunmak istiyorum.
"Fransa'da İç Savaş", Marx'ın, Fransız proletaryasının 18 Mart ile 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında Paris’te destansı bir mücadeleyle kurdukları proletarya diktatörlüğüne ilişkin düşüncelerini açtığı ünlü kitabıdır. Paris Komünü'nün kurulmasından iki hafta kadar sonra Birinci Enternasyonal'e gönderilmek üzere kaleme alınmaya başlanmıştır. Daha birçok çözümlemenin yapıldığı bu eserde Marx, bir burjuva parlamentosunun tanımlamasını yapmıştır. Marksizm'in seçimler hakkında yeterli bilgisi olmayanlar için aşağıdaki bu alıntı bu haliyle seçimlere katılmanın asla doğru olmayacağı düşüncesini uyandırmaktadır.
"Genel oy hakkı, (-seçimler-bn.) Her üç ya da altı yılda bir halkı parlamentoda yönetici sınıfın hangi üyesinin temsil edeceği ve ayaklar altına alacağını kararlaştıracak yerde, tıpkı kendi işi için işçi ve yönetim personeli arayan herhangi bir işverene hizmet eden bireysel seçim hakkı gibi, komünler biçiminde örgütlenmiş halka hizmet edecekti." (04)
Engels, "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" isimli eserini 1884 yılında kaleme almıştır. Her ne kadar çalışmalarını ve düşüncelerini genel olarak ABD'li antropolog Lewis H. Morgan'ın tezleri üzerine inşa etse de, hem kendi araştırmalarıyla Morgan'ın düşüncelerine muazzam katkılar yapmış ve hem de Marksist antropolojinin temellerini atmıştır. Bu eserinde seçimler için,
"Öyleyse, genel oy hakkı (-seçimler-bn.), işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olamayacaktır; ama bu kadarı da yeter. Genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapitalistler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır."(05)
demiştir ve ne demek istediği yeterince açıktır.
Lenin, "Devlet ve Devrim" isimli eserinde, Marks ve Engels’in burjuva devlet ve parlamentarizmine ilişkin düşüncelerini çözümlemektedir ancak sadece bu değildir. Öncellerinin düşüncelerini veriler ışığında ve bizzat kendi deneyimlerini de birleştirerek geliştirmiştir. Şöyle yazmaktadır:
"Amerika'dan İsviçre'ye, Fransa'dan İngiltere'ye, Norveç'e vb. dek, herhangi bir parlamenter ülkeyi düşününüz; asıl "devlet" işleri hep kulislerde görülür; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar, kurmay kurulları tarafından yürütülür. Parlamentolarda, yalnızca "'saf halk"ı aldatma ereğiyle, gevezelikten başka bir şey yapılmaz." (06)
Alıntıladığım bu üç örnek ile ustaların burjuva parlamentarizmine ve onun "ayrılmaz" parçası olan seçimlere yaklaşımlarını genel olarak okuduk. Bu da gösteriyor ki, burjuva sistemleri içinde "…seçimler, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan gösterge" (Engels) olsa da, "… her üç ya da altı yılda bir halkı parlamentoda yönetici sınıfın hangi üyesinin temsil edeceği ve ayaklar altına alacağı" (Marx) bir yöntem olup aslında "… asıl "devlet" işleri hep kulislerde görülür; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar, kurmay kurulları tarafından yürütülür. Parlamentolarda, yalnızca "'saf halk"ı aldatma ereğiyle, gevezelikten başka bir şey yapılmaz." (Lenin) Dolayısıyla bu sistem burjuvazinin elinde olduğu sürece bizim için daima ikincil konumdadır. Bu, burjuvazi tarafından oluşturulan bir uygulamadır, bu uygulamanın aktifliğine yani seçimlerin yapılıp yapılmayacağına burjuvazi karar verir, çünkü iktidar onlardadır ve seçimler biz proletarya ve müttefikleri için yararlanmaya çalışacağımız sadece bir özel andır. Kasım 1912 yılında kaleme aldığı "Reformcuların Ve Devrimci Sosyal-Demokratların Seçim Bildirgeleri"nde Lenin, "… Sosyal-Demokratlar için seçimler, özel bir siyasal işlem değildir, bin bir türlü vaatte bulunarak sandalye kazanmaya çalışmak değildir, ama sınıf bilinci olan proletaryanın siyasal dünya görüşünün ilkelerini ve temel isteklerini savunmak için özel bir fırsattır." diyor (abç).
Boykot Sorunu
Seçimler yoluyla burjuva parlamentolara katılmak gerektiği ile katılmamak gerektiği tartışmalarının iyice alevlendiği bir dönemdeyiz. Herkes (haklı olarak) kendi düşüncesinin doğruluğunu savunuyor.
Hatırlanacaktır; siyasal literatüre geçen bir "Otzovistler" olayı vardır: "1905 Rus Devrimi Rus İmparatorluğu çapında geniş yankı bulan kitlesel siyasi eylemlerdir. 1905 Moskova Ayaklanması örneğinde olduğu gibi, bazı eylemler doğrudan hükümeti hedef almıştır. Saldırılar, işçi grevleri, köylü ayaklanmaları ve askeri isyanlar şeklinde gelişmiştir. Olaylar sonucunda anayasal monarşiye geçiş yapılmış ve Çarlık Duması kurulmuş, çok partili seçimler yapılmış, 1906 Ana Yasası meydana getirilmiştir. Ancak Çarlık rejiminin yıkılması ve bazı bölgelerdeki bağımsızlık yönünde yapılan silahlı ayaklanma girişimleri başarısız olmuş ve bastırılmıştır." (07) Tam da bu dönemde, başta Lenin olmak üzere partinin önemli önder kadrolarından Kamanev ve Zinoyev neden 3cü duma'ya katılmaları ve orada kalmaları gerektiğini açıklarken (abç) yine aynı kadrodan Aleksandr Bogdanov, Anatoli Lunaçarski ve Mihail Pokrovski Duma'daki parti temsilcilerinin geri çekilmesini savunuyorlardı. Rusça'da "geri çağırmak" eyleminden türetilen "Otzovistler" bunlardı ve birkaç yıl sonra da partiden atıldılar. Lenin ve beraberindekiler tamamen haklıydılar; yeterli gücün olmadığı yerlerde proletarya lehine çalışmalar yapılmalıydı.
Bir bütün olarak parlamentarizmi esas almak ile parlamentarizmden yararlanmak, bir ve aynı şey değildir. Günümüz koşullarında parlamentarizmi esas almak –haydi, çok yumuşak olanı söyleyeyim- doğrudan burjuva reformizminin akıntısına teslim olmak demektir ki, bunun da proletaryaya uzun erimli bir çıkarı olmaktan çok, fena halde zararı olduğu ortadadır ve bu konu üstünde tartışılacak fazla bir şey de yoktur. Tartışma, "Burjuva parlamentarizmden yararlanalım mı yoksa yararlanmayalım mı?!" sorusundan çıkmaktadır. Kimi çevreye göre yararlanmayı söylemek bir "teslimiyet" olurken yararlanmamak da "sol sekter" olarak tanımlanmaktadır. Oysa,
"(…) Burjuva parlamentosunu ve bütün öteki gerici kurumları dağıtmaya gücümüz yetmediği sürece, bu kurumlarda çalışmak zorundasınız, özellikle hala papaz takımının ve taşra kovuklarının boğucu havasının hayvanca bir bilinçsizlik içinde tuttuğu işçiler mevcut olduğu için, bu kurumlarda çalışmalısınız. Bunu yapmazsanız gevezeden başka bir şey değilsiniz." (abç) (08)
Çünkü:
"Marksist duruşu olan Sosyal-Demokrat, boykota ilişkin son kararını, birisinin ya da bir kurumun gericiliğinin derecesine bakarak değil, Rus devrimi deneyiminin de göstermiş olduğu gibi, belli bir mücadele yöntemi olan boykotun uygulanmasına olanak tanıyan özel koşulların varlığına bakarak verir." (09) (abç)
24 Haziran'daki seçimlere dileyen "parlamentarizm" perspektifiyle katılabilir, dileyen proletarya ve bağlaşıklarının yararına katılabilir, dileyen de boykot edebilir ve bu kişisel bir tercih olduğu gibi örgütlü bir tercih de olabilir ancak düşünceme göre boykot yapmanın hiçbir koşulu yoktur. Bu, boykot gibi etkin bir mücadele aracını reddettiğimden değil, tam tersine koşulları olmadığından karşı çıkıyorum. Henüz iç ve dış nesnel koşullarla bunlar arasındaki bağlantının analizi bile yapılmamışken, başta proletarya olmak üzere sosyalist devrimci muhalefetin ağır bir örgütsüzlüğü varken, dahası, boykot ve araçlarını kullanmayı yeterli bilmiyorken ve bunları yönlendirecek ve uygulayabilecek kapasitede insanımız yokken boykot olması gerektiğini dile getirmek, MLM ile yan yana gelebilecek bir şey değildir. Bu koşullar altında "boykot" yapılırsa iki şey olur:
1) Kuru, temelsiz bir slogan olarak birkaç yerde yazılı ve sözlü olarak dile getirilir. Hepsi bu ve;
2) Aktif boykot içine çekilen kadrolar burjuvaziye doğrudan kurban olarak sunulmuş olur.
Bunun nedeni, "Verili kurumun biçimini değil, varlığını reddeden boykot, mücadelenin en kati aracıdır. Boykot, eski rejime karşı savaş ilanı, doğrudan bir saldırıdır. Kapsamlı devrimci kabarma ve eski rejimin sınırlarını zorlayacak kitlesel rahatsızlık oldukça boykotun başarılı olacağına kuşku yoktur." (10) (abç)
Ancak, "düşmanın kullandığı ya da kullanabileceği bütün silahlardan, araç ve yöntemlerinden yararlanmayı, bunları kullanmayı öğrenmemiş olan bir orduyu savaşa sürmenin akılsızca bir davranış, giderek cinayet olduğu besbellidir." (11)
Bugünkü siyasal partilere baktığımız zaman hiçbir partinin devrimden bir çıkarı bulunmadığını görüyoruz ki, bu onların karşı devrimci niteliklerinin de açık göstergesidir. Sadece HDP’nin çok sınırlı da olsa devrimden belli ölçüde çıkarları bulunması, bir anlamıyla (ve geçici de olsa) "müttefik" konumunu belirtir. Devrimci sosyalistlerin yararlanabileceği bir başka partinin olmaması nedeniyle bu parti içinde yoğun çalışılmalı ve mümkün olduğu kadar proletarya için yapılabilecek tüm çalışmalar yapılmalıdır.
*****
Açıklamalar
01-https://www.youtube.com/watch?v=VN5zx7gPKeM
02-Politrajikomedi: Siyasal nitelikli traji-komik bir durumu betimlemek için "uydurduğum" bir kelime :)
03-"Devrimci halkın yanında yer alan herkes devrimcidir. Emperyalizm, feodalizm ve bürokrat kapitalizmin yanında yer alan herkes karşı devrimcidir. Devrimci halkın yanında uygulamada değil de, sadece lafta yer alanlar, lafta devrimcidir. Lafta olduğu kadar uygulamada da devrimci halkın yanında yer alanlar, gerçek devrimcilerdir."
Mao Zedung, Cilt 5, Sayfa 39, Diren Yayınları
04-Karl Marx, Fransa'da İç Savaş, Sayfa 58 Eriş Yayınları
05-Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sayfa 207, Sol Yayınları
06-V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Aydınlık Yayınları, Sayfa 62
07-https://tr.wikipedia.org/wiki/Rus_Devrimi_(1905)
08-V. İ. Lenin, "Sol" Komünizm, Eriş Yayınları, S. 48
09-V. İ. Lenin, "Boykota Karşı" isimli makalesi
10-V. İ. Lenin, "Boykota Karşı" isimli makalesi
11-V. İ. Lenin, "Sol" Komünizm, Eriş Yayınları, S. 104
17 Haziran 2018







0 Yorumlar:
Yorum Gönder