Tanrı inancını kabul etmeyen ateistler de dindarlar gibi kendi aralarında farklı gruplara ayrılmışlar ya da en azından aynı sonuca varsalar da ateizmi farklı yorumlamışlardır. Dolayısıyla bir tek ateizm tanımından söz etmek de doğru olmayacaktır. Ana hatlarıyla da olsa ateistlerin kendi görüşlerinden hareket ederek onları şöylece gruplandırabiliriz. |
dedikten sonra bir hayli inciler döktüren Sayın Topaloğlu;
a. Mutlak Ateizm, b. Teorik Ateizm, c. Pratik Ateizm, d. İlgisizlerin Ateizmi, e. İdeolojik (Materyalist) Ateizm. |
şeklinde bir "gruplandırma" yapıyor. Bunu yaparken de okurlarının muhtemelen, "Vay be! Bizim yazar amma alim bi adam ha! Ateizmin ne olduğunu açıkladığı gibi kaç parçaya bölündüğünü de biliyor, parçaların içeriğini de!" demesini beklemiştir. Neresinden tutulursa tutulsun, parçası elde kalan parçalı bulutlu çarpıtmalar ve beyin bulandırma jimnastiğine kendisi ne kadar inanıyor bilemiyorum ama bu "ilmi"(!) gruplandırmayı bir yana bırakarak (ileride daha geniş değinmek üzere) sosyalizmin usta kuramcılarına ilişkin "eleştiri"sine geçmek istiyorum.
Eski Sovyetler Birliği'nde ve hâlâ bazı ülkelerde ateizm Marxist ve Leninist dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası olarak görülmüş ve "ilmi ateizm" adıyla takdim edilmiştir. |
Bir kere "Marxist ve Leninist" bir dünya görüşü yoktur; Marksist-Leninist (ve son birkaç on yıl içinde de) Maoist bir dünya görüşü vardır. Kısaca MLM (Marksist-Leninist-Maoist) diyebiliriz. "ve" diyerek bir bağlaç ile kurnazca yapılmaya çalışılan ayrıştırma / bölme çaban boşunadır, çünkü bunlar birbirlerinden bağımsız değil; ter-sine, bilimsel bir sıra zincirin halkalarıdır. Bunun altını çizerek ekleyeyim: Bilimsel sosyalizmin kuramcıları, hiçbir yerde "ilmi ateizm"den söz etmemişlerdir; onlar sürekli ve ısrarla diyalektik materyalizmden söz etmişlerdir! "İlmi ateizm" saç-malığı sizler tarafından uydurulmuş bir şeydir; böyle bir şey yok!
Materyalizmin mutlak doğru olarak kabul edildiği komünizmle yönetilen ülkelerde ateizmin bilimsel (materyalist) temellere dayandığı söylenmiş, dinin de toplumsal (içtimaî) bir hadise olarak görüldüğü ifade edilmiştir. |
Mantık sınırlarını parçalayan cahillik örneklerini ve ne anlama geldiğini bile kavramaktan uzak "hatim" ettikleri kavramları bir insan "Biliyor!" edasıyla ancak Sayın Topaloğlu gibi "Doktor" kariyerli(!) "yazarlar" böyle sıralayabilir!
Çoğulluğu bir yana, "Komünizmle yönetilen" tek bir ülke bile olmamıştır. Sömürücü sınıfların (görece) muazzam egemenliğinin olduğu "Emperyalizm ve proleter devrimleri çağı"nda bunun hiçbir olanağı da (onlarca nedene bağlı olarak) şimdiye kadar mümkün olmamıştır. Sosyalizm ile yönetilen ülkeler olmuştur ancak çarpıtmayı ve karalamayı "Amentü" bellemeniz, tam da sizlere uygun bir davranışa denk düşmektedir. Sosyalizm komünizmin öncelidir ama bir ve aynı şey değildir. Birçok ayrışımı vardır ki, bunların en önemlisi sosyalizmde sınıfların ve devletin var olan durumunun, komünizmde bulunmamasıdır!
Diyalektik materyalizm, tüm bilimleri ve onların alt disiplinlerini de içinde barındıran biricik bilimsel felsefenin adıdır. Bu düşünce sistematiği, söz uygunsa bir fener gibidir; çevrildiği karanlığı ve "Bilinemez"eri aydınlatır, bildirir. Organik ve inorganik yaşamın deviniminden dolayı tespitleri de görecedir, "mutlak" değildir ama biricik bilimsel felsefe olduğu "mutlak" doğrudur. Durum böyle olunca, sözüm ona "yalıtık" hale getirerek ve yine sizinki gibi bir inak bütünlüğü varsayıp uydurarak "mutlak doğru" haline dönüştürmeniz, olsa olsa yine sizlere uygun bir çarpıtma örneği olabilir. Kuramcılarımıza ait tek bir eseri bile okumadan (veya çoğunlukla yaptığınız gibi çarpıtmalar eşliğinde) ahkâm kesmeniz, ancak size inanan zavallı insanları "inandırır" bizi değil!
Bu yönüyle de ilmî ateizm kendini Batı'daki (felsefî) ateizmden ayrı görmüş, onları (yani Marxist ve materyalist olmayanları) burjuva ateizmi diye nitelemiş, kavramlarını ve üslûbunu eleştirmiştir. Bu çerçevede toplumdaki bütün dinî inançlar, kurumlar, ibadetler, törenler, alışkanlıklar, âdet ve gelenekler şiddetle reddedilmiş ve yasaklanmıştır. |
Marksizm, dinlere, insanlığı uyutan ve sömürüyü açıkça savunan anlayışa ve pratiğe sahip olduğundan kesinlikle karşıdır, ona düşmandır, onun insanlığın hayatından buruşturularak tarihin çöplüğe atılmasının en önemli taraftarı ve uygulayıcısıdır. "Savunusunu" yaptığınız dininiz İslam ise, buna en açık destek veren, egemen sömürücüleri haklı gören, onlara karşı çıkılmaması gerektiğini belirten ve insan aklını parçalayan zulümler karşısında "sabretmesi" gerektiğini öğütleyen bir sömürü aracıdır. İddianıza göre bakın tanrınız ne söylüyor:
Bakara Suresi, Ayet 155: "Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele."
Ta Ha Suresi, Ayet 131: "Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır."
Zuhruf Suresi, Ayet 32: "Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların ge¬çimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır."
Gelelim diğer "iddia"nıza: Devrim yapmış ülkelerin hangisinde inançtan dolayı şiddet uygulanmıştır? Eğer "iddia"larınızdan eminseniz, niye tek bir örnek bile veremeden geçiştiriyorsunuz? Söyleyeyim: Amacınız zaten gerçekleri açıklamak değil, karartmaktır; örnek vermeden iftiralarla, yalan-dolanlarla hareket etmeniz bunun içindir. Siz tek örnek bile veremezsiniz ama biz hem geçmişten hem de şimdiki zamanımızdan, hem de dünyanın her bir bölgesinden, Müslümanlarca yapılmış milyonlarca katliamın örneklerini verebiliriz. Alın size Madımak Oteli vahşeti, alın size Çorum, Maraş, Sivas, Fatsa, Van, İran, Somali, Afganistan, Arabistan... Alın size El Nusra, Taliban, El Kaida, IŞİD, Boko Haram ve daha onlarca Müslüman cinayet şebekesi… Kısacası sizin egemen olduğunuz her yerden kan geliyor Diyanet'in âlimleri, kan geliyor, kan...
"İlmi ateizm", "Felsefi ateizm"...
Hani biraz daha kendinizi zorlasanız Sayın Topaloğlu "Bağbozumu ateizmi" "Deniz ürünleri ateizmi" "Sporcu ateizmi" gibi incileri de rahatlıkla döktürürsünüz! Toptancı bir mantığa sahip olduğunuz içindir ki, sosyalizmin kuramcılarını da kendiniz gibi sanmaktasınız. Durum böyle olunca, örneğin Marx'ın, "Canım, eğer bizim gibi "inanmıyorlarsa" bunlar kesin burjuva ateistleridir!" dediğini sanmakta ve utanmasanız bir de "işçi ateizmi" olduğunu iddia edeceksiniz.
Bir felsefe olarak diyalektik materyalizm hiçbir yerde "burjuva ateizmi" "köylü idealizmi" "yarı-proleter narsizmi" gibi saçmalıklara değinmemiştir. Değindiği ve eleştirdiği şey (konumuz bağlamında), bir bütün olarak teoloji ve beslendiği idealist felsefedir ve sosyalizmin kuramcıları hiçbir yerde tek tek dinleri masaya yatırmamış, sadece genel bir değinme yapmışlardır.
Yukarıdaki yazılarınızın onların ne kadar da haklı olduklarının ayrıca kanıtıdır diyerek devam edeyim: Açıkça yalan söylüyorsunuz! Gözlerimizin içine baka baka yalan söylüyorsunuz! Böylece sözüm ona savunduğunuz dininizin en büyük günahlardan biri olarak ileri sürdüğü(!) "yalan"a başvurarak dininize de karşı çıkmaktasınız!
Ve hiçbir rahatsızlık duymuyorsunuz.
Tahmin edilebileceği gibi ilmî ateizm, dini içeriden değilde dışarıdan yıkmaya çalışmış ve bunu yaparken de onu birtakım kalıplara sokarak indirgemeci yaklaşımlarla izaha kalkmış ve ideolojik bir tavır içerisinde karalamıştır. |
Demin de okuduğunuz gibi Diyanet’in “ilmi ateizm” diyerek darlaştırdığını(!) sandığı anlayış, diyalektik materyalizmdir. Aslında yazarın bunu bilerek darlaştırdığını da düşünmüyorum. Bu olsa olsa Sayın Topaloğlu’nun bir “tahmin”idir...
Diyalektik materyalizm Diyanet’in değerli “alimi”, herhangi bir şeyi değerlendirirken ya da incelerken onu “bir takım kalıplara” sokmayacağı gibi, ne anlama geldiğini bilmediğiniz ama büyük olasılıkla kelime hazinenizin “zenginliğini” göstermek(!) adına duyduğunuz “indirgemeci yaklaşımlarla” da “izaha kalkışmaz”! Diyalektik materyalizm, ilgili veriyi doğal ve tarihsel yasaları aracılığıyla “izaha kalkışır” ki, öncesi olmakla birlikte, özellikle Marksizm’in ortaya çıkmasından beri bu hep böyle olmuştur, böyle olacaktır.
“Karalamak”, biz diyalektik materyalistlerin işi değildir; bu yönteme tenezzül etmeyeceğimiz gibi, hiçbir zaman ihtiyaç da duymadık; çünkü “karalama”nın özü, bilimden ve bilgiden yoksunluğun göstergesidir ki, bu da sizde “Maşallah!” dedirtecek kadar bulunmaktadır. Dolayısıyla, örneğin “ideoloji” gibi anlamadığınız kavramları saçma-sapan sıralayarak ancak kurduğunuz cümleleri “karalamak” amacıyla siz yapmaktasınız.
İddia ediyorum: Marksizm’in kuramcıları başta olmak üzere, onların hiçbir ardılının “karalama” içinde olduğunun tek bir örneğini veremezsiniz. Yine iddia ediyorum ki, ben, hem kişisel olarak sizin, hem de adına hareket ettiğiniz Diyanet İşleri Başkanlığı’nın binlerce karalamasını gösterebilirim.
Hoş, bu yazınız bile başlı başına bunun bir kanıtı değil mi?
Her Düşünce Bir Sınıfa Dayanır
Dolayısıyla bilim ve felsefe adına ideolojik ve politik amaçlar hedeflenmiştir. Ancak sonuç itibariyle ilmî ateizm de her türlü ideolojik desteğe rağmen insanın sorgulamasından kurtulamamış ve ciddi biçimde tenkide uğramıştır. Nitekim bu eleştiriyi yapanlar da bu tür bir ateizmi yıllarca yaşayan ve kendilerine propaganda edilenler olmuştur. Çalışmanın sonlarına doğru ilmî ateizmle ilgili geniş bilgi verilerek olumsuzlukları sergilenmeye çalışılacaktır. |
Bold yaptığım yere geçmeden önce bir sözüm var: İnsanlar arasındaki sosyal uçurumun kaynağı sosyo-ekonomik formasyonların bir sonucudur. Bu sonuç, hem düşünceye hem de o düşünceye ilişkin üretim¬lerde farklılıklar yaratmaktadır. Günümüze uyarlayarak söyleyecek olursak, bu olumsuzluğun kaynağı emperyalizmdir ve insanlık içindeki değişik sosyal sınıfları da emperyalizm oluşturmaktadır. Durum böyle olunca, tüm insanların şu veya bu sosyal sınıfa denk düşmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Zorunlu bir sonuç olarak bu sınıfsal ayrım, sadece ve sadece insanlarda bulunmaktadır.
Düşünce ve ürünleri, maddenin beynimizdeki yansıması ve onun sonuçlarıdır. Genel bir ilke olarak hangi maddi yaşam koşulları içinde yaşıyorsak, düşüncelerimiz de, davranışlarımız da, üretimlerimiz de maddi yaşam koşullarına denk düşer, çünkü o koşullarca biçimlenir ve belirlenir.
Marx, şöyle bir tespitte bulunuyor:
“...Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, top-lumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.
Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler.
Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir-, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.” [1]
Bilim, sanat, edebiyat, din, felsefe vb. vb. (en azından günümüzde) sadece insana özgüdür ve Marx’ın yaptığı ustaca tespitin zorunlu sonucu olarak insanlar değişik türden sınıf ve katmanlara ayrılmıştır. Bu ayrışım sadece düşünce düzeyinde değil, ama ayrıca pratik olarak da ayrılmıştır. Buradan yola çıktığımız zaman her sınıf ve tabakanın kendine özgü bir politika, bir felsefe, bir bilim, bir edebiyat anlayışı ola-cağı kesin sonucuna ulaşırız. Sınıf ve katmanlar arasındaki tüm çatışkıların özünde, her sınıf veya katmanın bir diğerini etki alanı içine çekmesi çabası ve amacı bulunmaktadır ve tam da bundan dolayı Başkan Mao, “Sınıflı toplumda, herkes, belli bir sınıfın üyesi olarak yaşar ve her düşünce biçimi, istisnasız, bir sınıfın damgasını taşır.” [2] der…
Eğer tüm insanlar belli bir sınıfın veya katmanın üyesiyse (ki kesin olarak öyledir), eğer her düşünce biçimi bilerek veya bilmeyerek belli bir sınıfa veya katmana denk düşüyorsa (ki kesin olarak böyledir), bu durumda üretilen politikalar da, felsefeler de, edebiyatlar da kaçınılmaz olarak belli bir sınıfa denk düşmektedir.
Yazıma döneyim:
Eğer tüm insanlar belli bir sınıfın veya katmanın üyesiyse (ki kesin olarak öyledir), eğer her düşünce biçimi bilerek veya bilmeyerek belli bir sınıfa veya katmana denk düşüyorsa (ki kesin olarak böyledir), bu durumda üretilen politikalar da, felsefeler de, edebiyatlar da kaçınılmaz olarak belli bir sınıfa denk düşmektedir.
Yazıma döneyim:
Sanki İslamiyet’in politik-ideolojik anlayışı yokmuş gibi “Bilim ve felsefe adına ideolojik ve politik amaçlar hedeflenmiştir” diyerek aklınız sıra soyutlamaya çalıştığınız şey, mantıksızlığınızın, cahilliğinizin ve çarpıtmalardaki başarınızın(!) zirvesi değilse, nedir? Bizler yine “bilim ve felsefe adına ideolojik ve politik amaçlar” hedeflerken sizlerin çok anlayamadığı insanı ve doğayı pozitif olarak hedefledik; bunu açıkça ilan ettik; hiçbir maddi çıkar düşünmediğimiz gibi, “cennet”i de buruşturup sizin ve sizi öne süren din baronlarınızın önüne attık. Sizler ise, cahil insanları kandırmada kullandığınız “cennet”i bu dünyada yaşarken “cehennemi” niyeyse hep “unuttunuz”!
“İddianızın” bold yaptığım yerine gelelim:
“İddianızın” bold yaptığım yerine gelelim:
Ancak sonuç itibariyle ilmî ateizm de her türlü ideolojik desteğe rağmen insanın sorgulamasından kurtulamamış ve ciddi biçimde tenkide uğramıştır. |
Ciddi şekilde anlama ve çarpıtma yapınız olduğu için tekrarlamakta yarar görmekteyim: Sizin “ilmi ateizm” olarak darlaştırmaya çalıştığınız ve adlandırdığınız ama asla başaramadığınız ve başaramayacağınız, bizimse Diyalektik Materyalizm dediğimiz biricik bilimsel felsefedir. Tarihte hiçbir felsefi, edebi, ideolojik vb şeyler, diyalektik materyalizme destek vermemiştir. Tam tersine, değişik türden (mesela sizler gibi kurum ve kuruluşlarla devletlerin tamamının) karalama ve çarpıtmalarıyla karşı karşıya kalmıştır ve şu an bile durumu budur. Diyalektik ma-teryalizme destek, başta sınıf bilincini almış proletarya olmak üzere sadece ve sadece diyalektik materyalizmi benimseyen sınıf ve katmanların onurlu insanlarından gelmiştir. Bunun dışında hiçbir yerden hiçbir biçimde ve boyutta destek gelmemiştir. Açıkça yalan söylüyorsunuz, insanların gözünün içine baka baka yalan söylüyorsunuz.
Ve tabi ki yapınız gereği hiçbir rahatsızlık duymuyorsunuz! Oysa… Hatırlatayım; inancınıza göre yalan en büyük(?) günahlardandır; çarpılır, “Allah korusun!” ağzınız burnunuz yamulur da, cin çarpmışa dönersiniz!
Ciddi şekilde anlama ve çarpıtma yapınız olduğu için tekrarlamakta yarar görmekteyim: Sizin “ilmi ateizm” olarak darlaştırmaya çalıştığınız ve adlandırdığınız ama asla başaramadığınız ve başaramayacağınız, bizimse Diyalektik Materyalizm dediğimiz biricik bilimsel felsefedir. Tarihte hiçbir felsefi, edebi, ideolojik vb şeyler, diyalektik materyalizme destek vermemiştir. Tam tersine, değişik türden (mesela sizler gibi kurum ve kuruluşlarla devletlerin tamamının) karalama ve çarpıtmalarıyla karşı karşıya kalmıştır ve şu an bile durumu budur. Diyalektik materyalizme destek, başta sınıf bilincini almış proletarya olmak üzere sadece ve sadece diyalektik materyalizmi benimseyen sınıf ve katmanların onurlu insanlarından gelmiştir. Bunun dışında hiçbir yerden hiçbir biçimde ve boyutta destek gelmemiştir. Açıkça yalan söylüyorsunuz, insanların gözünün içine baka baka yalan söylüyorsunuz.
Ve tabi ki yapınız gereği hiçbir rahatsızlık duymuyorsunuz! Oysa… Hatırlatayım; inancınıza göre yalan en büyük(?) günahlardandır; çarpılır, “Allah korusun!” ağzınız burnunuz yamulur da, cin çarpmışa dönersiniz!
*****************
Dipnotlar:
1) Ekonomi Politiğe Katkı’nın “Önsöz”ü.
2) Teori ve Pratik, sayfa 8
3) M. Rosenthal & Y. Pudin: Materyalist Felsefe Sözlüğü
1) Ekonomi Politiğe Katkı’nın “Önsöz”ü.
2) Teori ve Pratik, sayfa 8
3) M. Rosenthal & Y. Pudin: Materyalist Felsefe Sözlüğü
Hadi Canım Sen dee!
Diyalektik materyalizmin “tenkide uğraması”na gelelim:
“Tenkide uğramak”… Yani eleştirilmek…
Çelişkinin olduğu her yerde Sayın Topaloğlu, uygulansın veya uygulanmasın "tenkit" kaçınılmaz olarak vardır; anlayacağınız, iradi değildir, "bize rağmen" vardır! Biz diyalektik materyalistler, sizlerin çarpıtmalarınıza ve karalamalarınıza bile rahatlıkla göğüs gererken, "tenkit"ten falan çekinip korktuğumuzu düşünürseniz, yanılırsınız. Bu konuda, tam da bu konuda enternasyonal proletaryanın öğretmenleri her zaman açık "tenkit" kapısı bulundurmamızı öğütlemiştir ki, bunu yeterince yapmaktayız. Uydurarak veya kara çalarak değil, ama bilimsel bir şekilde "tenkide uğramak" gelişimin iletken tellerinden biridir; bizim açımızdan çok önemlidir, "olmazsa olmaz"larımızdandır. Durum böyleyken, ayrıca devletler düzeyinde desteklendiğiniz halde sizin “tenkitlerden” kurtulamamış olmanız ve dahası diyalektik materyalizmin günbegün gelişmesini nasıl açıklayacaksınız? Bu "Tanrının bir takdiri" midir, yoksa "Allah kelamı" dediğiniz uydurulmuş akıl-mantık dışı sözlerin gerçeklik karşısında tel tel dökülmesi midir?
İnsanların düşünceleri, Marx’ın tespitinde olduğu gibi, yaşadığı maddi yaşam, yani (para anlamında değil, lütfen çarpıtmayalım!) pratik yaşam içinde şekillenir, gelişir ve/veya dönüşür. Bu dönüşüm, insan toplumunun her kesimi için geçerlidir. Yukarıdaki “iddianız”(!) ile “ilmi ateizm” dediğiniz biricik bilimsel felsefi düşünceyi “tenkit ederek” güya aşağılamaya çalışmanızı anlıyoruz ama bu sizin ve “ruhlar alemi” karanlık dünyanızı hiç de yüceltmiyor; çelişkiler ve tutarsızlıklar girdabında can havliyle çırpınıp duruyorsunuz.
Nasıl ki karşı devrimci ve gerici insanlardan devrim saflarına geçiş oluyorsa, aynı şekilde sosyalizm saflarında da düşüncelerini değiştiren ve karşı devrim saflarına geçen binlerce kişi bulunmaktadır. Bugün bile bu olgu dünyanın her tarafında yaşanmaktadır, yaşanacaktır da; ama bu karşıta savrulma, eğer o düşüncenin veya inancın “yanlışlığı” anlamına geliyorsa, bizzat İslamiyet’in göbeğinde yıllarca “hizmet verip” sosyalist düşünce ve pratiğin içine giren binlerce insan için ne söyleyeceksiniz? Dolayısıyla “tenkide uğramak” ancak sizin ütopik-idealist dünyanızda olası değilken, bizde oldukça olağandır.
Siz, İslamiyet’i bilmeyen ama onun zorunlu olarak dile getirilmiş birkaç “iyi” ayetini duyarak ancak “öğrenen” ve “kabul eden” iyi niyetli ama cahil insanları “Baaak, gördün müüüü? Ateizm nasıl da tenkide uğruyor!” diyerek kandırabilir ve onları ateizmi çürüttüğünüze(!) inandırabilirsiniz ama başta diyalektik materyalistler olmak üzere bu saçma kurgularınız bilim karşısında erir, gider. Yukarıda da söylediğim gibi bizler kapılarımızı-pencerelerimizi “tenkid”e ardına kadar açmışız ama bu sizde imkansızdır ! Çünkü “tenkid”, inancınıza göre her şeye gücü yeten(!) “yaratıcınız” tarafından yüzlerce kere yasaklandığı içindir ki, bu kavram size “hakaret” gibi gelmekte, dolayısıyla bu “şerri” bünyenizden aklınız sıra atmaya çalışmaktasınız. Bildiğiniz ve uyguladığınız gibi Sayın “alim”, “tenkit”lerin yasaklanması konusunda hem ayetlerde hem de hadislerde “şüphe edenlerden olmayın, şüphelenmeyin, itiraz etmeyin, rıza gösterin, sabredin” türünden bol miktarda “Allah” buyruğu vardır. Diğer sureler ve hadisler bir tarafa, sadece Bakara Suresi’nden vereceğim üç örnek bile akıldan, mantıktan, bilimden ne kadar uzak olduğunuzun “açık delili”dir!
Okuyun:
Bakara Suresi, Ayet 2: Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır.
Bakara Suresi, Ayet 23: Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).
Bakara Suresi, Ayet 147: Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!
Ve değişik surelere ait buna benzer "şüphesiz"ci yüzlerce ayet…
Uzun sözü kısası Sayın Diyanet, "Tanrınız" (siz Muhammed olarak okuyun) "Ben (biz) ne söylersek söyleyelim, en insani reaksiyonlardan biri olan sorgulamayı yapmadan, araştırmaya girmeden, şüphe etmeden kabul edin ve bize (bana) kul, köle olun!" diyorsunuz.
İnsanların yeteneklerini ve giderek insanlığını yok eden bu ucube "buyruklar", kulluğu kabul edenler için hiç “şüphesiz” idealdir ama biz diyalektik materyalistler için buruşturularak çöp tenekesine atılması “farz”dır! Bizim felsefemize, ideolojimize ve siyasal anlayışımıza göre, soruyu ancak keskin göz ve derin kulak sahibi olan insanlar sorar ve sadece onlar sorar. Dolayısıyla, Diyanet’in Sayın “alimi”, sizler yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü üzere soru-moru soramazsınız; kulluğa ve köleliğe olan aşinalığınızdan ötürü doğru olduğunu varsayarak kabul edersiniz ve bununla da “cennet”e gideceğinizi hayal edersiniz!
"Aklıma Estiğince Bölerim !"
Kısaca inançsızlık ya da tanrıtanımazlık olarak ifade edilen ateizm, bazan zihinde Tanrı fikrinin bulunmaması (mutlak ateizm), bazan Tanrı'nın varlığının bilinçli bir biçimde reddedilmesi (teorik ateizm), bazan Tanrı yokmuş gibi yaşam sürülmesi (pratik ateizm), bazan Tanrı'nın varlığı tartışmalarına ilgisiz kalınması (ilgisizlerin ateizmi), bazan da ideolojik (materyalist) bir kabul biçiminde (ilmî ateizm) ortaya çıkmıştır. |
Yukarıdaki alıntıyı okuyan herkesin, "Vay be! Analar, meğer ne ‘ilmi âlim’ doğuruyormuş!" diyesi geliyor!
"Allah vergisi" dedikleri şey, bu olsa gerek!
Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait bu açıklama, beni biraz uzun bir tartışmanın içine çekmektedir. Burada (ve ileride de birçok kez yapmak zorunda kalacağım gibi) kavramların bilimsel içeriklerini dilim döndüğünce yerli yerine oturtmaya çalışarak Diyanet İşleri’nin ayaklarının altında duran ve her an bir tarafa savuran “mistik muz kabuğu”nu kaldırıp atacağımı düşünmekteyim.
Diyanet’in ne anlama geldiğini bilmeden (ya da insanları kandırmak için bilerek soyutlaştırdığı) aşağıdaki kavramların bilimsel açılımlarını yapmak, zorunludur:
1) Kavram, 2) Zihin, 3) Bilinç, 4) Fikir, 5) Teori, 6) Pratik, 7) İdeoloji, 8) Materyalizm, 9) İlmi.
Bu kavramların açılımını yaptıktan sonra cevap vereceğim ancak belirtmeliyim ki, kavramların bazılarının açılımını tamamen benimsediğim için doğrudan ilgili kaynaklardan ama çeviri veya yazım hatalarında dolayı düzelterek aldım. Açılımlar sırasında bana ait düşünceleri de kısa tümceler halinde ekledim.
1) Kavram(lar), görüngülerin ve onların süreçlerinin bilinmesini tanımlayan, onların gerek gerçek görünümleri ve gerekse bir dizi özelliklerini mümkün kılan bir bilinç formudur. Bunun oluşumu, tıpkı bilimsel araştırmalar/çalışmalar gibi bir alttan (bir adımdan) bir üst aşamaya (ikinci bir adıma, üçüncü bir adıma…) geçmesi gibi, bilginin, ama tarihsel materyalizm güzergâhındaki bilginin rotasıyla gerçekleşir. Biricik bilimsel felsefe olan diyalektik materyalizme göre, doğanın kendisi de içre, hiçbir şey statik olmadığı için, kavramlar da statik değildir; tersine, kimi görüngülere göre görece “hızlıdır” da… “Asli görevi”, sözcüklerle objeler arasındaki bağıntıda onların o ana ait olmak üzere “kesin” anlamının saptanmasını ve yine o ana ilişkin düşünce süreci içinde bu sözcüklerle “iş” yapılmasını sağlamaktır. Günümüzde, özellikle sosyo-politik alanda kullanılan kavramların büyük çoğunluğunun sınıfsal niteliği bulunmaktadır: Her bir sınıf veya tabaka, ilgili kavramı kendi “anlayışları” doğrultusunda “tanımlar”. Örneğin “şehitlik” kavramının sosyalistler için anlamı farklıyken Müslümanlar için anlamı farklı olması gibi... Kavramlar ve kavram sistemleri (bilimsel teoriler) insanlığın deneyimlerini kaydederek genelleştirir, insan bilgisinin toplamını temsil eder ve gerçekliği daha yakından bilmek için bir hareket noktası olarak hizmet eder.
2) Zihin: Bu kavramın kullanım alanına göre birçok renge büründüğünü bilmekteyiz. Kimileri bu kavramın Latince kökenli (spiritus=nefes, ruh -Spiritüalizm de buradan gelmektedir-), olması nedeniyle, teolojideki "ruh" ile aynılaştırırken örneğin kimileri de Plotinos gibi “süperrasyonel ilke” olarak tanımlıyordu ki bu, kuşkusuz “Tanrı” idi! Ya da Hegel ve kimi ardılları “zihin” denilen kavramı “şeylerin kendinin-bilinci” olarak düşünmekteydi.
Biz diyalektik materyalistler, bu kavrama daima ikincil sıra vermekte ve basit bir matematiksel duyumlar toplamı olarak bakmamaktayız, çünkü “bilinç” ile eşdeş olması nedeniyle, maddeden bağımsız olamayacağını iddia ediyoruz. Bizim açımızdan “bilinç” neyse (şimdi okuyacağınız gibi), zihin de tamamen ve doğrudan odur ve düşünce ile ayrılamaz bir bütünlüktedir.
3) Bilinç: İnsanın kendisi de dâhil, nesnel gerçekliğin beynimizdeki en yüksek yansımasıdır. Toplumsal üretim eylemliliğinin bir ürünü olarak gelişmiş ve bugünkü halini almıştır. Ancak tek başına toplumsal üretim sonucu olmamıştır; soyut-mantık-sal düşüncenin ortaya çıkmasıyla eşzamanlı ortaya çıkan dilin muazzam bir etkisi olmuştur (ki aynı etki tersten de geçerlidir; bilinç de dilin gelişmesinde muazzam bir etkiye sahiptir).
4) Fikir (Düşünce, İde): Özel biçimde organize olmuş madde olarak, beynin en yüksek sosyal ürünü; objektif dünyanın kavramlar, teoriler, vs. halinde yansıtıldığı aktif süreçtir. Soyutlama, analiz, sentez gibi faaliyetlerin formüle edilmesi, bunların çözümlerinin bulunması, varsayım ve kavramların öne sürülmesi vb.dir bu süreç. İnsanın sosyal ve üretici faaliyet süreci içinde ortaya çıktığı için gerçekliğin dolaylı bir yansısını verir ve gerçeklikteki bağıntıları ortaya koyar. Bilince ayrılmazcasına bağlı olmakla birlikte, fizyolojik sistemin faaliyetiyle tam olarak açıklanamaz ve başlangıcı, biyolojik evrimden çok sosyal gelişmeye bağlıdır. Bunun açıklaması şu olguda yatar: Düşünce, emek ve konuşma gibi faaliyetlere ayrılmazcasına bağlı olduğu için, konuşmayla sıkı bağlılık içinde ortaya çıkar ve bu bağlılık kendini dilde bulur. Düşüncenin, realiteyi dolaylı olarak yansıtma gücünde olması olgusu, insanın mantıksal sonuçlama ve ispatlama yeteneğinde ifadesini bulur ve bu yetenek, bilmenin alanını genişletir. Duyu organlarıyla algılanmayan şeyleri çözümleyerek algılamayı mümkün kılar.
5) Teori: Gerçekliğin değişik görünümlerine ilişkin bir bilgi ve açıklama sistemidir. Yapmak ve gerçekleştirmek istediğimiz şeylere ilişkin sistemleştirilmiş bilgidir. Pratikten asla bağımsız olamaz.
6) Pratik: Bir düşünceyi ya da bir teoriyi gerçekleştirmek veya gerçekleştirmeye çalışmaktır.
7) İdeoloji: İlk kez 1754 – 1836 yılları arasında yaşamış olan ünlü Fransız düşünür Destutt de Tracy tarafından kullanılan ideoloji, "Yunanca’daki "İdea" (görülen biçim) ile "Logos" (Bilgi) sözcüklerinin birleştirilmesiyle yapılmış ve düşünceyi inceleyen bilim (İdeler Bilimi) anlamında ileri sürülmüştür" diye giriş yapmış O. Hançerlioğlu’nun kaleme aldığı Felsefe Sözlüğü’nde... Yani ideoloji eşittir düşüncebilim’dir. Siyasi, hukuki, etiksel, estetiksel, dinsel, sanatsal, felsefi görüş ve düşüncelere ilişkin bir sistem...
"İdeolojilerin rolü"ne ayrılmış olan bu bölüme birkaç tanımlama ile başlayacağız.
İdeoloji dediğimiz şey nedir? İdeoloji diyen, her şeyden önce fikir (idée) demektedir. İdeoloji, bir bütün, bir teori, bir sistem, hatta bazen yalnızca bir zihniyet oluşturan fikirlerin tümüdür."
8) Materyalizm: İdealizmin karşıtı, biricik bilimsel felsefe akımı. Materyalizm ikiye ayrılır: Her insanın dış dünyanın objektif varlığına spontane inanışı ve spontane materyalizmi bilimsel olarak derinleştiren ve geliştiren felsefi dünya görüşü. Felsefi Materyalizm’e göre, madde birincil, bilinç ikincildir. Materyalizm dünyanın ezeli ve ebediliğini (öncesizliğini ve sonrasızlığını), Tanrı tarafından yaratılmış olmadığını ve de zaman ve mekânda sonsuzluğunu kabul eder.
Bilinci, maddenin bir ürünü olarak kabul eden Materyalizm, onu objektif dünyanın yansısı sayar ve bundan ötürü dünyanın bilinebilirliğini kabul eder. Felsefe tarihinde Materyalizm, bir kural olarak, dünyayı doğru bir biçimde anlamakta ve insanın doğa üzerindeki kudretini artırmakta yararı bulunan ilerici sınıf ve tabakaların dünya görüşüdür. Materyalizm, bilim alanındaki ilerlemeleri özetleyerek, bilimsel bilgi ve metotların gelişimini hızlandırmıştır; buysa, insanın pratik faaliyetini ve üretim güçleri-nin gelişimini etkilemiştir.
9) İlmi: Arapça’dan Osmanlıca’ya, oradan da Türkçe’ye geçmiştir. Günümüzdeki Türkçe ile "Bilimsel"dir. "Bilimsel", "Bilime uygun olan" demektir. Bilim ise, ulaşılabildiği kadarıyla doğanın ve toplumun pratik deneyimleri sırasında doğruluğu "ispatlanan" ve sürekli olarak dakikleşen "Bilgi"nin tarihsel gelişme sistemini temsil eden bir sosyal bilinç formudur. Şimdi yukarıdaki alıntıyı inceleyelim.
Kısaca inançsızlık ya da tanrıtanımazlık olarak ifade edilen ateizm, bazan zihinde Tanrı fikrinin bulunmaması (mutlak ateizm), bazan Tanrı'nın varlığının bilinçli bir biçimde reddedilmesi (teorik ateizm), bazan Tanrı yokmuş gibi yaşam sürülmesi (pratik ateizm), bazan Tanrı'nın varlığı tartışmalarına ilgisiz kalınması (ilgisizlerin ateizmi), bazan da ideolojik (materyalist) bir kabul biçiminde (ilmî ateizm) ortaya çıkmıştır. |
Sıralayayım:
1) "…zihinde Tanrı fikrinin bulunmaması (mutlak ateizm)":
2) "…Tanrı'nın varlığının bilinçli bir biçimde reddedilmesi (teorik ateizm)":
3) "…Tanrı yokmuş gibi yaşam sürülmesi (pratik ateizm)":
4) "…Tanrı'nın varlığı tartışmalarına ilgisiz kalınması (ilgisizlerin ateizmi)":
5) "…ideolojik (materyalist) bir kabul biçiminde (ilmî ateizm)":
İki şekilde ele alabiliriz: Diyanet’in anladığı İslami yöntemle ve diyalektik materyalizm yöntemiyle…
Birkaç ayet sunarak İslami açıdan giriş yapayım; konuşan "Allah"tır:
Secde Suresi, Ayet 13: "Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik."
Yunus Suresi, Ayet 99: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi el-bette top yekün iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü'min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?"
İnsan (Dehr) Suresi, Ayet 30: "Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
Tekvir Suresi, Ayet 29: "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."
İslamiyet’te "Külli İrade" ve "Cüz-i İrade" denilen iki "irade türü" vardır. Her ne kadar "Cüz-i irade"den kasıt, "kulların özgür davranabileceği" iddiasını dillendirse de, bunun "Külli irade" içinde hiçbir hükmünün olmadığı ve olamayacağını yukarıdaki ayetler net bir şekilde açıklamaktadır. Dolayısıyla kafa karıştırmaktan, beyinleri köreltmekten başka da bir işe yaramamaktadır.
İster "…zihinde Tanrı fikrinin bulunmaması…"nı ister sıraladığınız diğer maddeleri olsun yadırgamak, aslında inandığınız(ı iddia ettiğiniz) "Allah"ı keyfinizce değerlendirdiğinizi göstermekten başka bir şeye yaramaz; çünkü yukarıdaki ayetleri (iddianıza göre) gönderen, "Allah"tır ve bundan asla "şüphe edilemez"! "Kullarından bazılarının" zihninde "Allah fikri" bulunmasını "Allah’ınız" "dilememiş"; "… bilinçli bir şekilde" kendisinin reddedilmesini "Allah’ınız istemiş; "Tanrı yokmuş gibi yaşam sürmesini" "Allah"ınız istememiş; durum böyle olunca ateizme ateş püskürmeniz ve gördüğünüz yerde katletmeniz de neyin nesi ki! Allah’ınızı severseniz(!), size ne oluyor? Yoksa sizler, inandığınızı iddia ettiğiniz "Allah"a alternatif Allah" mısınız ki, O’nun dediklerini ve "dilediklerini" yok sayarak kendi dediklerinizi zorbaca yaptırmaya çalışıyorsunuz.
Çarpılırsınız!
Belki de "çarpılmazsınız", kim bilir! Çünkü Nisa Suresi, Ayet 82’de olduğu gibi, "Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı." diyen "Allah"ınız, sonra onlarca ayette olduğu gibi "kesin, öldürün, savaşın" buyruklarını sıralamakta, böylece siz "yarım akıllıların" kafalarını karıştırmaktadır; aşağı tükürseniz sakal, yukarı tükürseniz bıyık… Bu yönüyle de gerçekten "haklısınız", işiniz çok zor!
Bakın, yukarıdakilere ek olarak gönderdiği(!) bir başka ayette "Rabbiniz"in ne dediğini birlikte okuyalım:
En’am Suresi, Ayet 11: "Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatin şahitleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar." (abç)
"Allah dilemedikçe, yine de iman edecek değillerdi"
"Allah" istemediği için insanlar isteseler bile iman edemiyorsa, yani bunun engelleyen bizzat sizin "Allah"ınız ise (ki öyle!) sizin "İslam’a / imana" olan çağrılarınız (cihatlarınız) acaba neye hizmet ediyor?
Cevaplayayım: Katliamlarla, baskılarla insanları sindirmeye ve sömürmeye hizmet ediyor. Bu konuda peygamberinizden günümüze kadar tarihinizin sayfalarında oluk oluk kan var, çığlık çığlık zulüm var, katmer katmer sömürü var, insanı köle yapmak var. İktidarı gasp etmek ve pastadan pay alabilmek için "en mü’min"leriniz bile; mesela peygamberiniz Muhammed’in amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı olan "Hz. Ali" ile Muhammed’in altı yaşında yanına alıp dokuz yaşında gerdeğe girdiği karısı "Hz. Aişe"nin "cenneti ve mü’minliği" bir anda kapı dışarı edip birbirleriyle binlerce insanın ölümüne neden olan iktidar kavgasına girmesi, bu savımı doğrulayan yüzlerce kanıttan biridir.
Yine yüzlerce örnek ile bu konu daha da uzatılabilir ama "İslami açıdan" ele alınma-sının bir anlamı bundan fazla olamayacağından, konuyu, "elleri, ayakları, zekâsı" olan insansı "İslamiyet'in Tanrısı"na ait birkaç örnek ile sonlandırmak ve diyalektik materyalizm yoluyla ele almak istiyorum.
Allah’ın Şekli-Şemalı ve Merak!
İnanan herkes "Allah"ını merak eder: Elinin-ayağının olup olmadığı, yüzünün şekli, gözleri, oturup oturmadığı, nasıl kızdığı ve kızarken şeklinin şemalının nasıl olduğu, sevinmişse nasıl gülümsediği, niye bu kadar adaletsiz bir yaşam yarattığı, vb. vb. hep merak konusudur. Merak konusu olmasına merak konusudur, ama insanlar korktuğu için yüksek sesle açıklayamasa da, hatta aklına gelir gelmez, "cehennem azabından” korktuğu için kendini başka düşüncelere veya hayallere yönlendirerek zihninden uzaklaştırmaya çalışsa da, bu merak hep vardır. İnanır, korku yüzünden kendine dahi dillendiremez.
Örneğin, kimi ayetler diyor ki:
Şura Suresi, Ayet 11: O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu sûretle sizi üretiyor. Onun benzeri hiç-bir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
İhlâs Suresi, Ayet 4: Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir.
Durum böyle olunca inanır günaha girdiğini düşünecek ve korkuya kapılacaktır, çünkü bir insan "hiçbir şeye benzemeyen" bir şeyi bilemez ve hayalini bile kuramaz. "Hiçbir şeye benzemeyen"i bir şeye "benzetmeye" çalışacak, zihninde ilginç slüetler birbirini kovalayıp duracaktır. Bir milyon insan kafasında canlandırmaya çalışsa, bir milyon çeşit "Allah" imajı oluşacak ki, Allah korusun; "şirk koşmuş" olur! Eh, şirk koşanların cezası belli:
Nisa Suresi, Ayet 116: Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez ama bunun dışında kalanı/bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah'a şirk koşan, dönüşü olmayan bir sapıklığa dalıp gitmiştir.
Zümer Suresi, Ayet 65: Yemin olsun, sana da senden öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke saparsan amelin kesinlikle boşa çıkar ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.
Tabi ki tüm inanırlar böyle değil. Aralarında "cehennemi" göğüsleme pahasına da olsa hayal edenler var ve eğer "Allah"ın şekliyle-şemalıyla ilgili bir hayal kurarsa, kaçınılmaz olarak şöyle veya böyle ama mutlaka insana benzetecektir. Çünkü insana benzetmenin de zemini var: Deniyor, görüyor, işitiyor, seviniyor, anlıyor, kızıyor, küfür veya beddua ediyor, bağışlıyor, ödüllendiriyor, sözler veriyor falan…
Konuyla ilgilenenlerin bildiği gibi, Kur’an (ki, inanırlar "Tanrı kelamı" (Allah’ın sözleri) olduğu savındadır!), içinde akıl almaz çelişkileri ve karşıtlıkları içermektedir. Öyle ki, okuyunca, "Allah Allaahh, bir "Allah" böyle bir çelişkiye nasıl düşer?!" diye şaşırırız, çünkü bizlere "öğretildiği" şekliyle Allah, her anlamda ve her alanda sonsuz bir güce ve bilgiye sahiptir! İslam’ın "Allah"ı, kendi "kelamı" olan Kur’an’da, Kur’an’ın doğruluğuna ait birçok ayet sıralayıp peşinden de yeminler etmesi konumuz değil, ama bununla ilgili birkaç ayeti birlikte okuyalım:
Nisa Suresi, Ayet 82: "Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bu-lurlardı."
Kaf Suresi, Ayet 29: Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.
En’am Suresi, Ayet 34: Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur. Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor.
En’am Suresi, Ayet 111: Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Feth Suresi, Ayet 23: Allah'ın öteden beri işleyip duran kanunu (budur). Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
Fatır Suresi, Ayet 43: Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak önce-kilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen Allah'ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.
Ahzab Suresi, Ayet 62: Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla değişme bulamazsın.
Konuşan Allah’tır ve diyor ki, "Benim sözlerimde hiçbir çelişki yok!"
Oysa bir konuyla ilgili olarak bir şey söyleyen "Allah", aynı konuyla ilgili olarak bir başka yerde bir başka şey söylemektedir.
Bu konudaki çarpıcı örneklerden biri, Enfal Suresi’dir. 65ci ve 66cı ayetlerini birlikte okuyalım:
Enfal Suresi, Ayet 65: Ey Peygamber! Müminleri çarpışmaya teşvik et! Sizden sabırlı yirmi kişi olsa, küfre sapanların iki yüzüne galip gelir; sizden yüz kişi olsa, onların binine galebe çalar. Çünkü onlar gereğince anlamayan bir topluluktur.
Enfal Suresi, Ayet 66: Şimdi, Allah yükünüzü hafifletti. Bilmiştir ki, sizde bir zaaf var. İçinizden sabırlı yüz kişi olsa, iki yüz kişiye galip gelir; sizden bin kişi olsa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galebe çalar. Allah, sabredenlerle beraberdir!
İslam’ın Allah’ını görüyorsunuz değil mi?
Kur’an’daki çelişkili ayetleri yeri geldiğinde buraya aktaracağım ama anımsatmakta yarar var; Hadislerdeki çelişki çok daha fazladır. Çelişkiler, Kur’an yorumcularınca bir "açıklama" ile giderilmeye çalışılır ki, buna "Nesh" denir. Bununla yetinilmez; aynı durum tamamen rivayetlerden, yani söylentilerden oluşan "Hadisler" için de geçerlidir. Kur’an yorumcuları, Hadislerde de bir "açıklama" yarışına girerler. Oysa Allah:
Zuhruf Suresi, Ayet 2 ve 3: O ayan-beyan konuşan Kitap'a yemin olsun ki, Biz onu akıl erdisiniz diye Arapça bir Kur'an yaptık.
demektedir! Arapça bilmeyen toplumlara ait insanların nasıl "akıl erdireceği" ayrı bir soru olarak karşımıza çıkmakla birlikte, Allah’ın, "ayan-beyan" (apaçık) olarak nitelediği bir kitabı "açıklamak"ın neyin nesi olduğunu sorarak devam edeyim: "Nesh"in bir başka anlamı ise bir şeyi, bir başka şey ile gidermektir ancak bu anlamın konumuzla bir bağlantısı (şimdilik) yoktur.
Kur’an, inanırlar tarafından çoğunlukla olduğu gibi, sorgulamaksızın kabul edilirken, her ne kadar "Sahih" olarak "saptansa" da birçok Hadis’e kuşkulu yaklaşılmakta, işlerine gelmediği zaman ilgili Hadis’in bir uydurma olduğunu söylemekten de geri durmamaktalar. Artık neye, nasıl karar kılıp inandıkları kendilerini ilgilendirmektedir.







0 Yorumlar:
Yorum Gönder